PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Hz. Ali'yi Karalama Çabaları


okyanus
07-04-2006, 15:29
Hz. Ali hakkında şimdiye değin hiçbir yerde görülmemiş iftiraları Prof. İlhan Arsel'de görüyoruz. Arsel, entelektüel kesim arasında oldukça popüler olan Şeriat ve Kadın adlı kitabında; peygamber Muhammet'e karşı takındığı açık ve büyük düşmanlığının sınırlarını pervasızca genişleterek, onun en yakınlarını ve en sevdiği kişileri de iftira çemberinin içine alıyor.

Hz. Muhammet'i, yalnızca, aklı uçkurunda bir şehvetperest gibi göstermeye çalışan yazar, cazip gördüğü bir yalanı üç kez, beş kez, hatta on kez tekrar ediyor.

1- Yazar Arsel, islamiyet için getirdiği tezlerinin tümünü yalan hadislere dayandırıyor. Emevi hanedanının, Hz. Muhammet ve soyunu kötülemek için yalancı alimlere uydurttuğu hadisler, köleci toplum yaratmanın ideolojik dayanakları olarak ortaya çıkmıştır. Yazar, örnek verdiği hadislerin tümünü gerici Sünni yazarlardan alıyor. Bu şeriatçıların uydurduğu hadisleri doğruymuş gibi vermek, bilimsel ölçü ile hiç mi hiç uyuşmaz.

2- Hz. Muhammet'i şiddetli bir seks tutkunu göstermek, onun gerçekleştirdiği işleri, halkın kafasında halen egemen olan seks karşıtı feodal şartlanmadan yararlanarak kötülemeyi amaçlayan dürst olmayan bir tutumdur. Bir tür psikolojik tuzak, psikolojik avcılıktır. Bu durum, şeriata karşı görünen yazarın, insanları şeriatın şartlandırmalarına göre yakalamaya ve yönlendirmeye çalışmasının örneğidir.

3- Yazar, Hz. Muhammet'i Arap peygamberi diye tanımlayarak, İslamiyet'i Yahudilik gibi bir kabile dini haline getirmeye çalışmaktadır.

4- Yazar; zaman ve zemin kavramını birbirine karıştırıyor. 1400 yıl öncesini, bugünün psikolojik yapılanması ve değer yargıları ile yargılamaya kalkışıyor. O derece tek taraflı davranıyor ki, İslamiyet hakkında, koskoca kitapta tek olumlu söz bulamıyoruz. Böylece kötü bir akımın (!) nasıl olup da bu derece yaygınlık kazandığını da elbette açıklayamıyor yazar.

5- Arsel, İslamiyet ile şeriatı da özdeş görüyor. Halbuki şeriat, İslamiyet'in özü değil, biçimidir. Peygamber dönemindeki bildirim (tebliğ) aşamasını kapsar. İslamiyet'in özü ise Aleviliktir. Yazar, bütün Sünni bilim adamlarımız gibi Alevilik olgusunudan habersiz görünüyor. Bu nedenle de Alevilikteki kadının konumuna hiç değinmiyor, değinemiyor...

Hz. Ali'yi Karalama Çabaları

Arsel, önyargılı yaklaşımlarını kanıtlayabilmek için, açık açık yalana da başvuruyor. Bir iki örnekle, ne büyük hatalar yaptığını açıklayalım:

“Ebubekir'in, hilafete bizzat Muhammet tarafından vekil kılındığını bilen halk... (sayfa 92)

Çünkü, gerçekten de Muhammet, ölmeden çok önce, Ebubekir'i hilafete layık görmüş ve kendinden sonra devletin başına onun geçmesini vasiyet etmişti (sayfa: 93)

(...) Muhammet, (kızı Fatıma'yı) teselli maksadıyla, 'Ali iyi bir Müslümandır, asil bir ailenin çocuğudur, zekidir' vs. gibi laflar ederdi. Fakat, bunları söylerken, söylediklerine muhtemelen kendisi de inanmazdı. Nitekim, Ali'nin pek zeki ve akıllı olmadığını herkesten çok o bilirdi. Nitekim, kendisinden sonra halifeliğe, damadı Ali'yi değil fakat Ebubekir'i uygun görmesi, onu aklen ve fikren Ali'ye üstün kabul etmesindendir.

(Muhammet) ilk başlarda Ali'yi Fatıma'dan sonra en çok sevdiği kişiler arasında sayarken, Ali'nin beceriksizlikleri ve iyi bir asker olmadığını anladıkça, ondan soğumaya başlamış ve Ebubekir'i ona tercih eder olmuştur. (s. 278)”

Yazar Arsel, bu kasıtlı yalanlarını hangi kaynağa dayandırdığını açıklayacak durumda değildir. Ebubekir'in peygamber tarafından hilafete vekil kılındığını hiçbir ciddi kaynak yazmaz. Bu Emevi yalanını, yazar, çok ince hesaplar yapıp olduğu gibi almaktadır. Amaç, peygamber geleneğini sürdüren Hz. Ali'yi haksız çıkarmak, böylece İslamiyet'e bir darbe vurabilmektir. Hiçbir kaynakta yer almayan, Ebubekir'in Muhammet tarafından halife atandığı yalanını gözü kapalı alıp birkaç kez, inançla tekrarlaması, yazarın duygularına aşırı ölçüde esir olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir.

Hz. Ali, bir eylem adamı olduğu kadar büyük bir düşünürdür, filozoftur. Dört kelime ile özdeyiş söyleyecek kadar dile egemendir. Arap dilinin temellerini kuran kişidir. Mantık, kelam gibi İslami ilimlerin temelini atandır. İyi bir ozandır. Elimizde “Nehcül Belaga” ve “Divan” adlı iki felsefi ve ebedi yapıtı bulunmaktadır. Ebubekir'den ise bir cümlecik metin bile kalmamıştır. Yazar, Hz. Ali'nin özdeyişlerinden haberdar olmuş olsa idi, kıt akıllının Hz. Ali değil, kendisi olduğunu anlardı.

Çokeşli Arap toplumunda tekeşli evliliğin güzel bir örneğini yaşayan Ali-Fatıma çiftini lekelemek için yazar, ne yapacağını, hangi yalana sarılacağını bilmiyor. Hz. Ali'nin bir karıncayı bile incitmekten çekinen son derece duygulu ve insan sevgisiyle dolu birisi olduğunu kabul edemeyen yazar; ona, Muaviye soyunun en akıl alamaz iftiralarını kullanarak saldırmaktan zevk duyuyor. Ve kendi yalanlarına kendisi de inanarak yazdıklarının tümünü hiçe indiriyor.

“Denebilir ki, Fatıma, ki Muhammet'in en çok sevdiği kızı idi, sırf babasının dileğine uymuş olmak için Ali ile evlenmiştir. Ve bu işi (...) hiç de canı gönülden yapmamıştır. Bunun nedeni de (...) Ali'nin ne mali, ne fiziki yönden cazip bir kimse olmamasıdır. (s. 157)

Fatıma, (...) Ali ile sık sık kavgalaşırdı (s. 246)

Ali, bir süre boyunca Fatıma'ya fazlasıyla bağlı kalmış ve fakat her şeye rağmen haremine yeni kadınlar katmak istemiştir (s. 277)”

Hiçbir Arap ailesinde görülmeyecek ölçüde güzel geçen Ali-Fatıma evliliğini kötülemek için kendisini zorlayan ve Emevi yalanlarına sarılan Arsel'in bu mantıksızlığını aşağıdaki örnekte açıkça görelim.

Yazar, Hz. Muhammet'i kötü göstermek için her türlü kanıta sarılırken; önüne atılan yalanları da olduğu gibi kabul etmekte, hiçbir mantık süzgecinden geçirmemektedir. Şöyle diyor yazar:

“Bilindiği gibi, (Muhammet'in) kızı Fatıma'nın, Ali'den Hasan ve Hüseyin adında iki oğlu olmuştur. Bunlardan Hasan, tıpkı büyükbabası gibi şehvetinin çokluğu ile ün salmıştır (...) İki yüzden fazla kadınla evlendiği söylenir. (...) Hüseyin ise şehvet bakımından onunla yarışabilecek çapta değildi. Ve işte bu nedenledir ki Muhammet; her vesile ile Hasan'ı karşısına alıp 'Sünnet ve siyret bakımından bana benziyorsun' demekten zevk alır ve sırf bu yüzden Hasan'ı, Hüseyin'e tercih ettiğini anlatmak üzere etrafındakilere; 'Hasan benden, Hüseyin Alidendir' derdi.

(...) Muhammet (...) Ali'den muhtemelen iki yüz kat fazla şehvete sahiptir diye Hasan'ı örnek alınması gereken erkek tipi olarak tanımlamış ve Hasan'a şehvet bakımından benzemeyi iftihar vesilesi yapmıştır.”

Şimdi, bu gözükara yalanın, bu azgın iftiranın üzerinde biraz duralım. Ve peygambere düşmanlığın, yazarı nasıl gülünç hale getirdiğini görelim.

Bilindiği gibi Hz. Muhammet, 623 yılında vefat etti. Hz. Ali'nin oğlu Hasan da hicretin ikinci yılında, yani 624 yılında doğdu. Yani, peygamber olan dedesi vefat ettiğinde Hasan 8 yaşında; Hüseyin ise, 6 veya 7 yaşında idi.

Şimdi; insanda biraz mantık varsa, bu tarihler ortadayken; en çok 8 yaşındaki bir çocuğun azgın şehvetinden söz etmesi mümkün müdür? Ve 7-8 yaşlarındaki çocuğun şehvetinin azgınlığına (!) bakarak peygamberin mutlu bir biçimde, 'Hasan benden, Hüseyin Ali'dendir' demesi hangi akıl ölçülerine uyar. İnsan, Hz. Hüseyin'i kötülemek için çıkartılan Emevi yalanına böyle mantıksızca sarılırsa, sonuçta gülünç duruma düşer.

Yazar Arsel; İslamiyet'in şeriatçı yönünü eleştirmek amacıyla yola çıksaydı, Hz. Muhammet ve soyuna bilimsel ölçülerle yaklaşsaydı, böyle gülünç hatalara düşmezdi.

Bütün Emevi yalanlarını gerçek gibi alan yazarın; Hz. Ali ve çocuklarına ilişkin görüşlerinin iftiradan başka şey olmadığı, tarihi biraz karıştırmış olan, akıl yürütmeyi bilen insanlarca kolayca anlaşılacaktır.

(İş bu kadarla kalmadı. Kendisine toplumcu diyen kesim, Hazreti Ali düşmanlığını öyle ilerletti ki “Alisiz Alevilik” adlı kitap bile yazdırıldı. Böylece Aleviler ile Hazreti Ali’nin ilgisinin bulunmadığı gösterilmeye çalışıldı. Bunu kanıtlamak için de Emevici Arap yazarların kitaplarındaki Ali’ye düşmanlık için konulmuş bilgiler kullanıldı. Alevi toplumunu kökünden kopartmaya çalışan bu zihniyete kendisini Alevi gösteren bazı aydınlar, yöneticiler, dernekler de destek verdiler. Fakat Alevi kitle, Ali’sini bugün de herkesten çok sevmeye devam ediyor.)

Hz. Ali ve Kahramanlık Olgusu

Alevi edebiyatında ve kahramanlık öykülerinde, Hz. Ali, her şeyden önce, savaşçı yönüyle belirginleşir... Bu savaşçı tavır; Alevilerin yüzyıllar boyunca savaş koşullarında yaşatılmalarının doğal sonucudur. Sürekli saldırı karşısında kalan ve savunma konumunda bulunan Aleviler; yok olmamak için, mücadele etmenin zorunlu olduğunu öğrenmişlerdir. Bu mücadelenin sembolleştirilmesi için ise İmam tanıyıp yolun başı saydıkları Hz. Ali'nin kişiliğinden yararlanmışlardır.

Hz. Ali'nin bireysel planda (teke tek dövüşte) yenilmeyen bir savaşçı olması, Alevilerin bu sembolleştirme arzularına son derece uygun düşmüştür. Feodal dönemdeki yiğitlik olgusu olan teke tek dövüş, Hz. Ali'nin kişiliğinde en mükemmel temsilcisini bulmuştur. Kendi manevi önderlerinin bu özelliğini daha da işleyen Aleviler; onu, bütün engelleri yıkıp geçen bir tanrısal güç biçimine sokmuşlardır.

Yapmak istediklerini, Hz. Ali'nin kişiliğinde gerçekleştirmek düşü içinde olan Aleviler, bu sembolden yararlanarak düşmanlarına karşı yiğitçe çarpışmayı geliştirmişlerdir. Bu sembol, onlar için bir can simidi bile olmuştur. Aleviler, Hz. Ali'nin yenilmezliği ile kendilerini özdeşleştirerek, bir gün mutlaka düşmanlarını yeneceklerine inanmışlardır. Bu inanç, pratikte gerçekleşmediği zaman da, Mehdi kavramını gündeme getirerek, bozulan düzenin yine kendi imamları tarafından düzeltileceğine inanmışlar; bu düzeltme işinde de seve seve görev almışlardır. Düzeltme çabaları başarısız olsa bile, bu amaçlarından asla vaz geçmemişlerdir.

Hz. Ali'nin düşünür ve sanatçı (ozan) yönünün Anadolu Alevileri arasında göz ardı edilmesinin temel nedeni, Hz. Ali'nin mücadele simgesi yapılması ve bu özelliğinin kasıtlı olarak ön plana çıkartılmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı saldırıları karşısında can derdine düşen Alevi katmanların, ortak mücadele sembolleri bulmaları zorunlu olmuş ve bu sembol de Hz. Ali olmuştur.

Hz. Ali ve onun kılıcı Zülfikar'ın, insanları sürekli kesmesi olayı, Alevilerin yaşadığı katliamların tersten yansımasından başka bir şey değildir. Kesilme yani katliam olgusu, Alevilerce gündelik yaşamın bir parçası gibi görülmüştür. Aleviler yemin ederken, eskiden, “Yalan söyleyeni, İmam Hüseyin kessin...” diyorlardı. Kesilme, yani topluca öldürülme olgusu ile burun buruna yaşayan kitle; ister istemez gündelik dilinden edebiyatına ve siyasal literatürüne değin bütün konulara, böyle bir bakış açısı getirmektedir. Alevilerde, tamamen savunmaya dönük olarak oluşturulan bu tavır, onların derin insan sevgisine asla zarar vermemiş; aksine, insan kutsallaştırılarak, katliamdan kurtulmalarının yolları aranmıştır