PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : 12 Eylül'ü 24 0cak'tan kopartma


dost
09-12-2006, 12:24
İBRAHİM AKYUREK

Geçen yıl 12 Eylül'ün yıldönümü yazılarını Cumhuriyet, Evrensel ve Birgün'de dikkatlice izlemeye çalıştım. Bu yazıyı hazırlarken eski kupürlere daha dikkatli baktım. En başından 24 rakamını taramayı alışkanlık haline getirdim. Sonuç çok kötü...

Benim için 12 rakamı şiddeti, zoru; 24 ise şiddeti kiralayan, zor aracılığı ile kazançları artan, küçük, insanlık dışı, uluslararası bir grubu simgeliyor.

Durum çok kötü, çünkü 12 Eylül yazılarında 24 Ocak kararları ya hiç geçmiyor ya çok az yer kaplıyor. Darbe koşullarında eziyet görenler bile eziyeti uzun uzun anlatıyor; eziyet araçlarının parasını ödeyenleri, eziyetten kimlerin kazançlı çıktığını umursamıyor.

24 OCAK-12 EYLÜL BAĞLANTISI

Geçen yılın yazılarında iki iyi makale okudum. 12-24 bağlantısını kuranlardan biri Birgün yazan Oğuz Oyan olmuş. "12 Eylül'e tepkiler sürüyor; peki ya 24 Ocak?" başlıklı yazısında Oyan şunları yazıyor: "Can alıcı saptama şu: Etkileri belirli ölçüde tasfiye edilmiş siyasi ve hukuki müdahalelerin arta kalan izlerine tepkiler sürerken ve 12 Eylül suçlanırken, uğruna darbe yapılan 24 Ocak ekonomik modeline ilişkin tepkiler yok denecek kadar cılız."

İkinci makale, Cumhuriyet Gazetesi'nde İzzettin Önder'in: "Hukuksal sorgulama haklı ve yerinde bir talep olmakla beraber, sosyo-ekonomik sorgulamanın yerini tutamaz" ve "12 Eylül darbesi 24 Ocak Kararları'-nın uygulama ortamını yaratma işlevini görmüştür. Tetikçiyi mahkûm ederken tetikçiyi arkadan oynatan patronu görmezden gelemeyiz" diyor.

Mali operasyonla askeri operasyon arasındaki bağlantıyı kurmaktan bizi ne alıkoyuyor? Burjuvazi soyut, el değmeyen bir şey değil ki. Yoğurdundan çuval bezine, müzeli bahçesinden markasını eklediği Beylerbeyi Karakolu ve Polisevindeki tabelaya kadar Sabancı somut; ürettiği zırhlı savaş araçlarından buzdolabına, konservesinden üniversitesine ve müzesine kadar Koç somut; telefon şebekesinden inşaat işlerine, Nâzım Hikmet'i pazarlayan yayınevinden bankasına kadar Ka-ramehmet somut.

O kadar somut ki, "mali" ve "askeri" sözcükleri arasındaki tarihsel bağlantı onlar için apaçık. Onların kafası duru. 26 Ocak 1982 tarihli Cumhuriyet'te mali kanattan Rahmi Koç, bakın nasıl anlatıyor: "12 Eylül harekâtından önce her şeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani herşey güç ve uzun zaman içinde gerçekleştiriliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edilebiliyor. Ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor."

Askeri kanat sözcüsü Kenan Evren de anılarında "24 Ocak Kararları'na bağlı tedbirler, ancak böyle bir sıkı bir askeri rejim sayesinde meyvesini verdi" diyor.

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Robert Korner 1981 yılında Yankı Dergisi'nin sorularını yanıtlarken açık sözlü ve biraz şaşkın: "Askerler beni şaşırtan bir tutumla serbest pazar ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca Demirel'e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı. Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK Turgut Özal'ın yerinde kalmasını, hatta başbakan yardımcılığı verilerek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük."

Yakın tarihimizde 24 Ocak programı, 18 Kasım 1980 tarihli Milliyet'in başyazısında bakın nasıl emredilmiş:

"24 Ocak Kararları'nın eksik yönlerinin 12 Eylül iktidarı tarafından tamamlanması beklenmektedir. Yani KİT'ler ıslah edilmeli, vergi reformu yapılmalı, endüstriyel ilişkiler sosyal adalet ve barış ilişkileri ışığında düzenlemelidir. Ekonomi liberalleştirilmeli, yabancı sermayeye kolaylıklar tanınmalı, devletçilik ancak zaruri hallerde başvurulacak bir uygulama olmalıdır. Çağdışı kambiyo himayeleri bırakılmalı, adım adım Türk lirası konvertibiliteye itilmelidir. Bütçenin açık finansmanından vazgeçilmeli, para basımına siyasi müdahalelerden vazgeçilmelidir. Gereksiz istihdamla devlet kadroları şişirti-leceğine işsizlik sigortası ile gerçekçi bir sosyal güvenlik sistemine gidilmelidir."

MALİ VE ASKERİ KANAT

"Mali" ve "askeri" kanat sözcüleri "piyasa" ile "yumruk" arasındaki bağı kurabiliyor. Kurban verenler, kurban olanlar neden bu bağlantıyı kurmaktan uzak, "zulüm öyküleri", "kayıp kuşak" yakınması neden ezici çoğunlukta 12 Eylül anılarında?

"Kurban olma"nın, çileciliğin yüceltilme-

si, her türden sosyal çevre tarafından kabul edilmenin, onay görmenin arzusu olabilir mi? Çelişkilerin, çatışmaların ertelenmesi amacıyla din benzeri bir kaçış aracı olarak felsefede idealizm neyse; aile, mülkiyet, üretim ve ulus sorunlarında birlik ve beraberliklerin yapıştırıcısı, sınıfsal farklı-lıkların örtücüsü olarak "kurban olma" propagandası bir kaçış, bir sığınak olarak kullanılamaz mı? Bu kaçış yöntemiyle yönetmen Çağan Irmak, "Babam ve Oğlum"da, gözyaşının sel gibi aktığı tezgâhlar kurgulayarak herkesi birleştirip gişe başarısını gerçekleştirmedi mi?

Enerji yüklü "kurban", iç sesiyle çilecilikten üstünlük duygusu çıkarıp dış sesiyle, hesaplı faydacı davranış-larıyla çevresini sinir ederken; hızı-hırsı-arzusuyla baştan çıkartılmaya da yatkın değil mi? Reklam, medya, siyaset, ticaret, sanat, mafya, tüketim, hayırseverlik, sosyal sorumluluk ve sivil toplum endüstrisi; "kullan-dönüştür-kullan" tezgâhları olmuyor mu kurbanlar için?

Sonuç olarak, "hesabı sorulacak", "kanı yerde kalmayacak", "12 Eylül'ü yargılayalım" vaatlerinden kalan gençlik yılları sorumlulukları; Onuncu Yıl marşı, borsa eğrileri ve güncelleşen tehirli birey arzuları eşliğinde taşınıp boşaltıldıkları bilinçaltında hastalık kaynağı olarak kalmayı sürdürecek.

BRAHİM AKYUREK

Geçen yıl 12 Eylül'ün yıldönümü yazılarını Cumhuriyet, Evrensel ve Bir-gün'de dikkatlice izlemeye çalıştım. Bu yazıyı hazırlarken eski kupürlere daha dikkatli baktım. En başından 24 rakamını taramayı alışkanlık haline getirdim. Sonuç çok kötü...

Benim için 12 rakamı şiddeti, zoru; 24 ise şiddeti kiralayan, zor aracılığı ile kazançları artan, küçük, insanlık dışı, uluslararası bir grubu simgeliyor.

Durum çok kötü, çünkü 12 Eylül yazılarında 24 Ocak kararları ya hiç geçmiyor ya çok az yer kaplıyor. Darbe koşullarında eziyet görenler bile eziyeti uzun uzun anlatıyor; eziyet araçlarının parasını ödeyenleri, eziyetten kimlerin kazançlı çıktığını umursamıyor.

24 OCAK-12 EYLÜL BAĞLANTISI

Geçen yılın yazılarında iki iyi makale okudum. 12-24 bağlantısını kuranlardan biri Birgün yazan Oğuz Oyan olmuş. "12 Eylül'e tepkiler sürüyor; peki ya 24 Ocak?" başlıklı yazısında Oyan şunları yazıyor: "Can alıcı saptama şu: Etkileri belirli ölçüde tasfiye edilmiş siyasi ve hukuki müdahalelerin arta kalan izlerine tepkiler sürerken ve 12 Eylül suçlanırken, uğruna darbe yapılan 24 Ocak ekonomik modeline ilişkin tepkiler yok denecek kadar cılız."

İkinci makale, Cumhuriyet Gazetesi'nde İzzettin Önder'in: "Hukuksal sorgulama haklı ve yerinde bir talep olmakla beraber, sosyo-ekonomik sorgulamanın yerini tutamaz" ve "12 Eylül darbesi 24 Ocak Kararları'-nın uygulama ortamını yaratma işlevini görmüştür. Tetikçiyi mahkûm ederken tetikçiyi arkadan oynatan patronu görmezden gelemeyiz" diyor.

Mali operasyonla askeri operasyon arasındaki bağlantıyı kurmaktan bizi ne alıkoyuyor? Burjuvazi soyut, el değmeyen bir şey değil ki. Yoğurdundan çuval bezine, müzeli bahçesinden markasını eklediği Beylerbeyi Karakolu ve Polisevindeki tabelaya kadar Sabancı somut; ürettiği zırhlı savaş araçlarından buzdolabına, konservesinden üniversitesine ve müzesine kadar Koç somut; telefon şebekesinden inşaat işlerine, Nâzım Hikmet'i pazarlayan yayınevinden bankasına kadar Ka-ramehmet somut.

O kadar somut ki, "mali" ve "askeri" sözcükleri arasındaki tarihsel bağlantı onlar için apaçık. Onların kafası duru. 26 Ocak 1982 tarihli Cumhuriyet'te mali kanattan Rahmi Koç, bakın nasıl anlatıyor: "12 Eylül harekâtından önce her şeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani herşey güç ve uzun zaman içinde gerçekleştiriliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edilebiliyor. Ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor."

Askeri kanat sözcüsü Kenan Evren de anılarında "24 Ocak Kararları'na bağlı tedbirler, ancak böyle bir sıkı bir askeri rejim sayesinde meyvesini verdi" diyor.

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Robert Korner 1981 yılında Yankı Dergisi'nin sorularını yanıtlarken açık sözlü ve biraz şaşkın: "Askerler beni şaşırtan bir tutumla serbest pazar ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca Demirel'e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı. Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK Turgut Özal'ın yerinde kalmasını, hatta başbakan yardımcılığı verilerek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük."

Yakın tarihimizde 24 Ocak programı, 18 Kasım 1980 tarihli Milliyet'in başyazısında bakın nasıl emredilmiş:

"24 Ocak Kararları'nın eksik yönlerinin 12 Eylül iktidarı tarafından tamamlanması beklenmektedir. Yani KİT'ler ıslah edilmeli, vergi reformu yapılmalı, endüstriyel ilişkiler sosyal adalet ve barış ilişkileri ışığında düzenlemelidir. Ekonomi liberalleştirilmeli, yabancı sermayeye kolaylıklar tanınmalı, devletçilik ancak zaruri hallerde başvurulacak bir uygulama olmalıdır. Çağdışı kambiyo himayeleri bırakılmalı, adım adım Türk lirası konvertibiliteye itilmelidir. Bütçenin açık finansmanından vazgeçilmeli, para basımına siyasi müdahalelerden vazgeçilmelidir. Gereksiz istihdamla devlet kadroları şişirti-leceğine işsizlik sigortası ile gerçekçi bir sosyal güvenlik sistemine gidilmelidir."

MALİ VE ASKERİ KANAT

"Mali" ve "askeri" kanat sözcüleri "piyasa" ile "yumruk" arasındaki bağı kurabiliyor. Kurban verenler, kurban olanlar neden bu bağlantıyı kurmaktan uzak, "zulüm öyküleri", "kayıp kuşak" yakınması neden ezici çoğunlukta 12 Eylül anılarında?

"Kurban olma"nın, çileciliğin yüceltilme-

si, her türden sosyal çevre tarafından kabul edilmenin, onay görmenin arzusu olabilir mi? Çelişkilerin, çatışmaların ertelenmesi amacıyla din benzeri bir kaçış aracı olarak felsefede idealizm neyse; aile, mülkiyet, üretim ve ulus sorunlarında birlik ve beraberliklerin yapıştırıcısı, sınıfsal farklı-lıkların örtücüsü olarak "kurban olma" propagandası bir kaçış, bir sığınak olarak kullanılamaz mı? Bu kaçış yöntemiyle yönetmen Çağan Irmak, "Babam ve Oğlum"da, gözyaşının sel gibi aktığı tezgâhlar kurgulayarak herkesi birleştirip gişe başarısını gerçekleştirmedi mi?

Enerji yüklü "kurban", iç sesiyle çilecilikten üstünlük duygusu çıkarıp dış sesiyle, hesaplı faydacı davranış-larıyla çevresini sinir ederken; hızı-hırsı-arzusuyla baştan çıkartılmaya da yatkın değil mi? Reklam, medya, siyaset, ticaret, sanat, mafya, tüketim, hayırseverlik, sosyal sorumluluk ve sivil toplum endüstrisi; "kullan-dönüştür-kullan" tezgâhları olmuyor mu kurbanlar için?

Sonuç olarak, "hesabı sorulacak", "kanı yerde kalmayacak", "12 Eylül'ü yargılayalım" vaatlerinden kalan gençlik yılları sorumlulukları; Onuncu Yıl marşı, borsa eğrileri ve güncelleşen tehirli birey arzuları eşliğinde taşınıp boşaltıldıkları bilinçaltında hastalık kaynağı olarak kalmayı sürdürec