PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Hacı Bektaş Sünni miydi?


okyanus
09-10-2008, 04:23
SÜNNİ HACI BEKTAŞ !


Alevilerin Hz. Pir dediği, her cemde adını andığı, dergahının eşiğine yüz sürdüğü, hünkar diye nitelediği Hacı Bektaş Veli Sünni mi yoksa ?


Eğer Sünni ise nedir Sünnilik ?

Kapsamlı teolojik ve hatta felsefi açıklamalardan ziyade güncel hayata yansıyan yönüyle Sünnilik Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye, Yavuz Selim ve bu süreğin mensuplarının hilafetini meşru görme, Hazreti Ali ve soyuna sevgi ve saygı duymakla birlikte masumiyet ve imametlerini kabul etmeme, ibadet olarak günlük beş vakit namaz, ramazan orucu, Kabe’ye hac vb. ritüelleri uygulama, ibadethane olarak cami ve mescitleri benimseme, itikatta Eş’ari ve Maturidi, amelde Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli ekollere mensup olma şeklinde nitelenebilir.

Hacı Bektaş Veli, bu açıklamaya uygun bir dinsel anlayış ve yaşantıya mı sahipti gerçekten ?

Bu yönde yoğun bir propagandanın yapılmakta olduğunu görüyoruz. Peki kim yapıyor bu propagandayı ?

Alevi meselesini teolojik ve tarihsel kaynakları kullanarak halledebileceklerini düşünen misyoner Sünni İlahiyatçılar…

Gerçek şu ki, Hacı Bektaş Veli’yi Sünni teolojiye uygun bir biçimde yeniden inşa etme etkinliği bu şekilde sürdüğü müddetçe asimilasyonun çok büyük ivme kazanacağını söylemek zorundayız.

Hacı Bektaş –ı Veli’nin kimliğini yeniden inşa etmek mümkün müdür ?

Evet mümkündür. Zira Hz. Pir’in kimliği sağlam ve nesnel kaynaklara dayanmamaktadır. Pir’e dair bilgiler büyük ölçüde menkıbevidir. Aslolan da Alevi Bektaşi belleğindeki menkıbevi Hacı Bektaş’tır.

Ona ait olduğu düşünülen yada sanılan kimi yapıtların incelenmesi ve yorumlanması üzerinden yürüyen yeniden inşa süreci karşısında “ Hakiki Hacı Bektaş” ı anlatma yada açığa çıkarma çabalarının yeterince güçlü olduğunu söyleyemeyiz.

Hacı Bektaş denilince akla gelen yada getirilen ilk eser Makalat’tır. Hünkar’ın yazdığı ileri sürülen bu eseri Sünni bakışla yorumlayıp Hacı Bektaş üzerinden yürütülmek istenen asimilasyon süreci için şimdilerde yeni bir malzeme daha bulundu Hünkar’a atfedilen kayıp Fatiha Tefsiri…

Öncelikle Makalat’a dair birkaç kelam edelim

Eserin Hünkar’a aidiyeti tartışma konusu yapılmaktadır. Fakat tüm tartışmalara karşın bu eserin Hünkar’a ait olduğu noktasında ittifaka yakın bir görüş birliği mevcuttur. Bununla birlikte, bir eserin bir şahsa ait olması o eserin her türlü müdahaleden azade bir biçimde günümüze değin ulaştığı anlamına gelmez. Anlaşılan odur ki, “ Makalat “ Hünkar’a ait olsa bile çeşitli müdahalelere maruz kalmış bir yapıt hüviyetindedir. Başka bir deyişle eser özgünlüğünü / orijinalitesini birebir koruyabilmiş bir yapıt değildir. Eserin pek çok değişik nüshalarının bulunuyor oluşu bunu göstermektedir.

Bir de, bir eserin her zaman müellifinin gerçek düşüncelerini bire bir yansıtıyor olması da mümkün olmayabilmektedir. Kimi zaman bazı eserler başkaca nedenlerle de yazılabilmektedir. Bir hususta ne denli bilgi sahibi olunduğunun gösterilmesi amacıyla yahut bir takım baskılar nedeniyle gerçekte kabul edilmediği halde kimi fikirler esere yansıyabilmektedir.

Batıni / Alevi bir derviş olduğu kesin olan Hünkar Hacı Bektaş Veli‘nin de benzer bir nedenle yapıtına kimi zahiri / Sünni unsurları kattığı anlaşılmaktadır. Sonucunda büyük bir katliam yaşanan Babai kalkışmasının cereyan ettiği bir dönemde egemen dinsel anlayışın baskısıyla Batıni bir önderin kimi saldırılara karşı savunma amaçlı, Sünni anlayış doğrultusunda bazı görüşleri eserine dahil etmesi kaçınılmaz bir durumdur.

Nitekim Hünkar, o dönemde Sünni egemen anlayışa daha yakın olan Mevlana ile zamandaştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana ile Hünkar’ı karşılaştırırken “Mevlana Celaleddin” adlı yapıtında Hünkar için şöyle demektedir:

“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.” (s. 239- 240.)

Bu ifadeler Batıni / Alevi zümre üzerindeki baskının ne denli şiddetli olduğunu göstermesi bakımından kayda değerdir. Böylesi bir baskının izlerinin “ Makalat “a da yansımış olması olasıdır.

Yapıtın Türkçe tercümesinin başında yer alan ifadeler bazılarınca onun Hünkar’a ait olmadığı şeklinde yorumlansa da biz bu kanıda değiliz. Ancak biz o ifadelerin esere yapılan müdahalelerin kanıtlarından biri olduğu kanısını taşımaktayız. Söze konu ifadeler şu şekildedir:

“ Çün selam ve salat ol resulu’llah hazretine ve âline olduktan sonra ol esrar sözlü ve kelecisi tuzlu ve latif sözlü ve güler yüzlü ve Makalat ıssı ve şeri’at soyı ve tertib – i marifet
ve genc – i hakikat ve makam ehli sevmedi cehli ve sahib – i genc- i ulûm o kutb – ı ma’lûm Sultan Hacı Bektaşıyyü’l Horasânî kaddesa’llahu sırrahu’l – azîz ol dîn çırâğı îman nurınun yağı ve erenlerün turağı böyle beyan kılur kim… “

Bu ifadelerin eserin yazıcısı tarafından yazılmadığı kesindir. Kültürümüzde hiçbir eser sahibi, kendi eserinin başına kendini övücü ifadeler koymaz. Bu ifadeler esere yapılan müdahalenin kanıtlarından biridir. Ayrıca yapıtı Türkçe’ye çevirdiği bilinen Said Emre’nin yapıta kendi şiirlerinden de eklemeler yaptığı ileri sürülmektedir.

“Makalat”ın Arapça orijinalinin sağlıklı ve tam bir nüshası da mevcut değildir.

DİB’in bu yapıtı yeniden bastırmasındaki en önemli amaç, “dört kapı kırk makam”daki şeriat kapısında yer alan ve üçüncü makamda yazılı olan şu ifadelerdir:

“ Üçüncü makam: Zekâtdur, orucdur, güci yeticek hacca varmakdur ve hem gazâdur ve hem cenabetden arınmakdur. Kavluhû teâlâ:

ve akimu’s- sâlâte ve âtü’z-zekâte…

ve savm – ı şehr- i ramazân.

…ve hıccu’l – beyti meni’stetâ’a ileyhi sebîlen…”

DİB, bu ifadeleri özellikle öne çıkararak en büyük derdi olan namaz, Ramazan orucu ve Kabe’ye hacca gitmeyi Alevilere benimsetmeyi amaç edinmektedir.

Oysa Alevilikte, Sünni ve Şiilerin anladığı çerçevede namaz, Ramazan orucu ve Kabe’ye hacca gitmek fiilen yoktur. “Makalat”ta bu ifadelerin yer alması yukarıda da belirttiğimiz gibi Sünni egemen din anlayışı karşısında geliştirilen bir savunma argümanıdır.

Bu ifadelerden yola çıkarak ve “Makalat”ı bütünsel açıdan ele almadan Hünkar’ı Sünni ilan etme cüreti bile gösterilmektedir. Böylelikle Alevilik, Sünniliğin içinde yer alan bir tarikat olarak yeniden düzenlenmeye çalışılmaktadır.

Oysa bu ifadeler zahiri Sünni inanca yapılan göndermeden başka bir şey değildir. Tıpkı İslam olmanın koşullarından birinin Kur’an’dan önceki kutsal kitaplara inanmak olması gibi Batıni inanca mensup olmanın koşullarından biri de zahiri ibadet ve inançları teorik olarak zikretmektir. Kişi zahiri aşamayı geçip Batına ulaştıktan, yani tarikat kapısına geldikten sonra artık onun için şeriata ait ibadet biçimleri gerekliliğini kaybeder. Hünkar’ın burada bu gerçeği zahir ehlinin hücumlarına da engel olacak biçimde ustaca dile getirdiği anlaşılmaktadır.

Hünkar’ın “ En büyük ibadet insana hizmettir.” Buyruğu aslında namaz, Ramazan orucu, Kabe’ye haccetmek gibi zahiri ibadetlerin Batın ehli için öneminin olmadığını dile getirmektedir.

“Ellerin Kabesi var, benim Kabem insandır…” demek suretiyle gerçek Kabe’yi insanın gönlü olarak gören Hünkar’ın zahiri haccın değil, Batıni haccın önemini işaret ettiğini anlamaktayız. Nitekim, Hünkar’ın, yoldan insanlara engel olan bir taşın kaldırılıp atılmasını hacda şeytan taşlamaktan değerli olduğunu dile getirmesi de gerçekten manidardır.

Hünkar’ı Sünni ibadetleri yapan biri olarak gösteren anlatılar, tümüyle uydurmadır. Ona namaz kıldıran, Ramazan orucu tutturan, Hacca götüren zihniyet, Aleviliğin temeline dinamit koymaya çalışan zihniyettir. Onun hakkında uydurulan kimi menkıbeler, onu Sünni gösterme uğraşısının ürünleridir.

Hünkar’a bağlanan / talip olan Said Emre’nin nasıl zahiri ibadetleri terk edip Batıni yola girdiğini şiirlerinden net bir biçimde anlıyoruz:

“ Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.

Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih,
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi.

( …)

Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş Veli,
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi.”

Görüleceği üzere Hünkar’a bağlanmadan önce namaz kılan Said Emre, artık bu ibadeti terk ettiğini, nereye baksa Hünkar’ı gördüğünü açıkça belirtmektedir.

Demek ki Hünkar’dan eğitim aldığında kişi namaz, Ramazan orucu gibi zahiri ibadetleri aşıyor. Batıni bir yola girip Alevi oluyor.

Bu ifadelerden Said Emre’nin Hünkar’a bağlanmadan önce zahiri Sünni inançta olduğu anlaşılıyor.

Görüleceği üzere Said Emre, Türkçe’ye çevirdiği “ Makalat” tan ne anlaşılması gerektiğini şiirleriyle ortaya koymaktadır. Ancak yüzyıllar sonra DİB ve onun güdümünde çalışan Sünni misyonerler Alevi halka “Makalat “ı istismar edip beş vakit namazı, Ramazan orucunu ve Kabe’ye haccı dayatmaya çalışmaktadır.

Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve ona intisap edenlerin maruz kaldıkları hücumu göstermesi bakımından aşağıya aldığımız, bir Bektaşi ozana ait olan şiir de anlamlıdır:

"Kılarız namazı kılmayız değil.
Biz Hakk`ın emrini bilmeyiz değil.
Kur’an kitabımız, İslâm dinimiz.
Hadisten, âyetten almayız değil.
Bildik rumuzunu savm ve salâtın.
İsteyip ıssını bulmayız değil. “

Şiirde geçen “ Bildik rumuzunu savm ve salatın. “ sözü de gerçekten çok manidardır. Savm ve salat yani oruç ve namazın, burada Bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir rumuz / simge olduğu vurgulanmaktadır.

Hünkar’ın dergahında namaz için düzenlenmiş hiçbir mekan yoktur. Kıble istikametinde ayarlanmış Mescid tarzı bir oda mevcut değildir. Bugün Hacıbektaş dergahının hemen yanında buluna cami ise 2. Mahmut tarafından Bektaşiliğin yasaklanması ve yüzlerce Bektaşi önderinin idam edilmesi ve Bektaşi dergahlarına Nakşi şeyhlerin atanması ile başlayan süreçte yapılmıştır. Yüzlerce yıl boyunca cami ve namaz bilmeyen, hakka ibadetini Batıni yolda ayin – i cem ederek yapan Alevi Bektaşiler, Osmanlı’nın inanılmaz baskısıyla böyle bir camiye mahkum edilmek istenmiştir.

Gelelim bulunduğu söylenen Fatiha Tefsiri’ne…

Yard. Doç Dr. Hüseyin Özcan’ın İngiltere’de bir müzede bulduğu eserin hem Sünni dinci çevrelerde hem de bazı Alevi çevrelerde büyük bir heyecan yarattığını gözlemlemekteyiz.

Özelikle Zaman Gazetesinde bu konuyla ilgili çıkan haber ve yazılar yıllar önce Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın Makalat’a dair yaptığı yorumları çağrıştırmaktadır.

Bu kitabın Hünkar’a ait olduğunun kanıtlanması kanaatimizce imkan dahilinde değildir. Kimi Sünni itikat ve ritüelleri muhtevi bu kitabın da tıpkı Makalat gibi Sünnileştirme operasyonu için kullanılacağı anlaşılmaktadır. Özellikle Sünni dinci misyoner kesimler tarafından sıkça gündeme getirilen bu kitap, Makalat’ı tahrif yoluyla ulaşılmak istenen amaca ulaşmada yeni bir malzeme olarak görülmektedir.

Şimdi sormak zamanıdır

Peygamberin vefatından yüzyıllar sonra yazıya geçirilen hadislerin tahrif edildiğine ve hatta yer yer Kur’an’ın dahi Hülafa – i Selase ve Emeviler tarafından değiştirilmiş olabileceğine inanan Aleviler, Selçuklu ve Osmanlılarca kendilerine, inançlarına, dergahlarına yönelik yoğun saldırı, baskı, zulüm ve katliamlar yaşatılmışken nasıl olur da Hünkar’a atfedilen eserlerin emin bir biçimde günümüze ulaştığı konusunda kuşkuya düşmezler ?

O Selçuklu ki, Babai ayaklanması ardından Alevi Kızılbaş Türkmenlerin adeta kökünü kazımak istercesine katliamlar yapmış değil midir ?

Sünni misyonerlerin iddia ettikleri gibi Hacı Bektaş Sünni inançta birisi idiyse neden Anadolu’nun ücra bir köyüne gidip yerleşsin ?

Dönemin Sünni bilginlerinin kentlerde ve özellikle de merkezi kentlerde yaşadıklarını biliyoruz.

Babai ayaklanması sonrası Alevi Türkmenlerin dağlara ve ücra yerlere çekildikleri ve çoğunlukla Hacı Bektaş’a intisap ettikleri de bilinmektedir.

Hacı Bektaş Batıni bir önder değil de iddia edildiği gibi Sünni biri idiyse Batıni Babai isyancılar ona neden bağlansın ?

Osmanlı’nın da Bektaşiliğe nasıl müdahaleler yaptığı ve sonunda Bektaşi dergahlarını nasıl yakıp yıktığı bilinmiyor mu ? Dergahlara atanan Nakşi şeyhlerin Alevi Bektaşi öğretisini yozlaştırmaya çalıştıkları ve yazılı pek çok esere müdahaleler yapmış olma ihtimalleri göz ardı edilebilir mi?

Hacı Bektaş Sünni ise ve eserlerinde Sünni itikat ve ritüelleri anlattıysa, yüzlerce Bektaşi babasının idam gerekçeleri arasında Sünni ibadetleri yapmama suçlaması da neden vardır ?

Yoksa o babalar pirlerinin yoluna uymuyorlar mıydı ?

Ne denilirse denilsin, ne yapılırsa yapılsın, şurası bir gerçek ki, İslam tarihindeki muhalif kanadı temsil eden ve genel anlamda Alicilik olarak nitelenen, hemen hemen tüm Batıni ekoller şer’i ibadetler ve şer’i hükümlere de muhalefet etmişlerdir. Bunu kimi zaman alenen kimi zamanda “ sırrı sır ederek ” yapmışlardır. Şer’i ibadet ve hükümler çoğunlukla egemen din anlayışıyla özdeşleştirilmiş ve top yekün muhalefet etme isteği bu alana da şamil kılınmıştır. Bununla birlikte bazen de “sırrın faş olmaması için “ de yer yer egemen din anlayışının ( Sünnilik ) kimi itikat ve ritüellerini benimser görünmüşlerdir.

Hal böyleyken Batıniliğin yaşayan en güçlü devamı olan Alevi Bektaşileri, Hazreti Muhammed, Hazreti Ali, On iki imamlar ve Hacı Bektaş Veli üzerinden Sünni ibadet ve itikatlara çekme uğraşısının ne denli abes olduğunu zikretmeye lüzum var mıdır ?

Ta ki Aleviler sırrı sır etmeyi bilip yola sahip çıksınlar…

Ta ki Aleviler, kendi inanç önderlerinden ( dede, baba vb. ) yola dair ne gördülerse öyle yaşasınlar…

Zira, yol cümleden uludur.



MUSTAFA CEMİL KILIÇ



08.09.2008

Yalçın Tekçam
09-10-2008, 05:22
--ne diyeyim güzel bir çalışma gibi görünsede bu yazının altında sanki alevileri dinsizleştirmek ve islam dininden ayrı göstermek gibi bir mananın yattığınıda söyleyebiliriz.
--ancak yinede geçmişten başlayarak ebu bekirin, ömerin, osmanın, emevilerin, abasilerin, selçukluların, osmanlıların ve günümüzdeki hükümetlerin de, alevileri yolundan koparmak istedikleride bir gerçektir.
--doğrudur sünnileştirilmek istenilmektedir ancak bu teze karşı duran insanlarda alevileri ayrı bir din gibi islam dışında tutmaya çalışıyorlar ve yine bu insanlarda alevileri ateist olarak da göstermeye çalışoyorlar.
--sonuç olarak diyebilirizki her iki tarafta alevileri yüzyıllırca sömürdüler ve halen sömürmeye devam ediyorlar alevilerin sırtından yıllarca nasıl nemalandılarsa yine bu yolu seçiyorlar.
--bırakın alevilerin önünde lider olmaya çalışmayı aleviler yüzyıllardır bu güne nasıl geldilerse bu günden sonrada örfleriyle gelenekleriyle bir şekilde gideceklerdir.
--yeterki bu insanlar destek yerine köstek olmasınlar, aleviler geçmişinde her zorluğa rağmen cem-i ayinini yaptı
bu zamana kadar ibadetlerini bir şekilde taşıdıysa bu günden sonra da taşıyacaktır yeterki gençlerimiz bu yola başkoysunlar.
--biz alevilerin ne sünni ulemalara ihtiyacı var nede kendini alevi dedesi gibi gösterip ateist olanlara bizim deyişlerimiz var bizim gülbenklerimiz var bizim demelerimiz var bizim türkülerimiz var bunlar bize yeter.

--yeter artık inin sırtımızdan

HAYDAR
09-11-2008, 03:13
Alevi dernekleri ve ocakları birlikte kararlar almadıkları,alamadıkları sürece daha çok şeyler yakıştırır bu mevran soyları